AleviCanlar,Ya Allah Ya Muhammed Ya Ali



28/10/2009 - 29 Ekim Cumhuriyet BAYRAMI'mız Kutlu Olsun - Nice 86 Yıllara

Kategori: Tarih
29 Ekim Cumhuriyet Bayramı

Bu yıl Cumhuriyetimiz 86. yaşına giriyor.. Alevisi , Sünnisi , Kürdü , Lazı Çerkeziyle tüm Türk halkının Cumhuriyet Bayramı kutlu olsun..

Umarız birgün herkes birbiriyle iç içe mutlu mesut yaşamasını öğrenir. Ve Cumhuriyetin ilk yıllarındaki birlik beraberlik ateşi çoğalır ve yanmaya devam eder..
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

2/6/2008 - Madımak Müze Olcak ! Alevi Canlar

Kategori: Tarih

Internetteki en büyük iki Alevi forumu biraraya gelerek Madımak'ın müze haline getirilmesi için yeni bir elektronik imza kampanyası başlattı. İkisi de 20 bin üzerinde üyeye sahip olan forumların kampanyası çığ gibi büyüyor. Forumlar kampanyanın "ortak" noktası olarak Alevionline'ı belirlediği için kampanya sayfalarımızdan yürütülecek. Açıklamayı aktarıyoruz:

 

2 Temmuz 1993 tarihinde Sivas'ta gericilerin 35 insanımızı yaktıkları Madımak Oteli'nin alt katında halen ironik ve utanç verici bir biçimde kebapçı işletmesi yeralmaktadır. Bu tür acıların bir daha yaşanmaması, çocuklarımızın görüp yobazlığın ve provokasyonların ülkemize nasıl acılar yaşatabileceğini anlaması için bu otel bir an önce Kardeşlik ve Barış Müzesi haline getirilmeli; ülkemizin tarihine bir utanç sayfası olarak kazınan bu olay, en azından gelecekte bu tür olayların yaşanmaması için bir anıt haline getirilmelidir. Ülkemizin kavgaya, acılara, yangınlara değil; kardeşlik ve barışa ihtiyacı vardır. Bu doğrultuda bu otelin Kardeşlik ve Barış Müzesi haline getirilmesi en önemli adımlardan biridir.

Bizler, bu ülkenin vatandaşları olarak, ülkemiz tarihine kara bir leke olarak düşen bu vahşi katliamın her zaman takipçisi olacağız. Ötesinde "Alevi" kimliğimizle de; herkesle barış içinde birarada yaşamak istiyoruz. Yaşadığımız acıların üzerine kebapçı dikilerek karşımıza çıkılmasını toplumumuzu bir çeşit aşağılama aracı olarak görüyoruz. Bizler; Alevi gençleri olarak, bütün ayrılıklarımızı ve aramızdaki sorunları unutup, Madımak Oteli'nin akıbetini takip etmek için birlikte hareket edeceğimizi kamuoyuna duyururuz. Alevilerin kendi aralarında görüş ayrılıkları olabilir. Ama konumuz Madımak olunca; biriz, iriyiz, diriyiz. Bu işin de takipçiyiz. Madımak Oteli müze haline getirilene dek de takipçisi olmaya devam edeceğiz. Bu doğrultuda başlattığımız elektronik imza kampanyasına bütün arkadaşlarımızı destek vermeye davet ediyoruz.

http://www.alevionline.com/madimakmuzeolsun.asp

Aleviweb & Alevileriz Forumları

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

1/7/2007 - Avuçlarımda bir top yangın gezdiriyorum

Kategori: Tarih

Hedef Aziz Nesin diyorlardı. İnanası gelmiyordu insanın, öyle olsaydı dün Şifahiye Medresesi’nde bir çocuk bile öldürebilirdi Aziz Nesin’i.

 

Hasan Kaya


         Çaylarımız ince belli bardaklarda soğuyordu. Yüzünde kırgın, kendine kızgın bir hüzün, bardağını göz hizasına kadar kaldırıyor. “Hocam bu yine soğudu. Sana bir sıcak çay içiremedim” diyor. “Olsun” dememe fırsat vermeden demlikleri kapıp mutfağa gidiyor Nurhan.

1 Temmuz 1993,  dört arkadaş o gün Pir Sultan Abdal şenlikleri açılışına gittiklerini anlatıyorlar. Ben de aralarına katılıyorum. Yanında oturduğum Mehmet, bundan birkaç yıl önce Madımak Oteli önünde yakama yapışıp “Neden bir şey yapmıyorsunuz hâlâ” diye hesap sorandı. Genelde az konuşuyor, gözlerinin içi hep gülümsüyor. Onun yanında yerinde duramayan Nurhan. Durmadan bir şeyler anlatıyor Mehmet’e, ondan cevap alamayınca diğer yanındaki kız arkadaşına dönüyor. Ayşe sahneyi gösteriyor “Programı izle” der gibi. Feyza koltuğuna gömülmüş programı izlerken, bir yandan da saçları ile oynuyor. Eline geçirdiği bir tutam saçı işaret parmağına sarıp lüle yaparak salıyor.

Küçük bir şehrin yaşayabileceği bu heyecanın her anını yaşamak istiyorlar. İkinci günün akşamında yaşanacak acıyı unutarak zor bela bulduğumuz arka koltuklardaki yerimizde birlikte programı izliyoruz. Sahneye bir biri ardına gelen yazar ve sanatçıları dinleyip alkışlarla uğurluyoruz. Sivas Valisi kısa bir konuşma yaptıktan sonra, Aziz Nesin bütün etkinliğin en renkli simalarından biri olarak sahneye alkışlarla geldi.

Mikrofonlar ayarlandı boyuna göre, başladı konuşmaya. 600 yıl önceki Ali ile Muaviye arasındaki kavganın bu gün hala sürmesine inanamadığını anlattıktan sonra, Alevi sözcüğünün anlamını açıklamaya, Aleviliğe kendince bir yorum getirmeye çalıştı. Aleviliği bir din, mezhep olarak tanımlamanın doğru olmadığını anlatıyor. Bildiğimiz dinlerin hiç biri ile ilişkilendirmenin kolay olmadığını düşünen bizlere uzak gelmiyordu söyledikleri.

Ama birilerinin hoşuna gitmedi söyledikleri. Salonda homurdanmalar başladı ve giderek yükseliyordu tepki. İzleyenlerin tepkilerine aldırmadan lafı kendi dini duygularına ve dini nasıl algıladığına getirdi ve ardından o günlerin en tartışmalı söylemine getirdi sözü. “Türklerin yüzde 65’i aptal dedim diye kıyamet koptu, kızanlar beni mahkemeye verenler oldu. Ama şimdi dönüp bakıyorum. Ben az bile demişim. Türklerin yüzde 85’ı aptal.” Salon dalgalandı, orada burada ayağa kalkanlar oldu. Ama kimse sahneye yürümeye kalkmadan, görevliler tarafından herkes yerine oturtuldu.

Bir an için bu sevimli, dik kafalı yazarın dayak yiyeceğinden korktuk. Ama oturduğu yerden “Sen kendini ne sanıyorsun be” diye bağıranlar, homurdananlar, ayağa kalkıp sahneye yürümek isteyenlere bakınca sanki her dediğinde yerden göğe kadar haklıydı. Nurhan kedini tutamayarak “Aptalız işte” diyordu. Neyse ki sahneye hemen gelen Semah ekibi, müziğin ezgisi ile tansiyonu birden düşürmüştü. İlk kez bu kadar yetkin bir semah ekibi izliyorduk. Kızlı oğlanlı gencecikti ekip, genç turnalar kanat çırpıyor, yangınlara kendini atan yaşlı bir hüznü saklıyorlardı acılı bakışlarında.

 Program oldukça yoğundu ve ben bu gençlerin arasına katılmaktan o kadar memnumdum ki, keyfime diyecek yoktu. “Sanat hiç bu kadar kalabalık ziyarete gelmemişti bizi” diyordu Mehmet. Ama ben takılı kalmıştım genç semahçıların yüzündeki yangınlara koşan hüzne. Belki bir gün sora onları bekleyen yangını bildiğimdendi. Ama yok, birlikte olduğum gençler de bunu konuşuyorlardı. Nurhan, semah dönen gençlerin, içinde bir ateş yaktıklarından söz ediyordu.

Akşamüzeri Şifahiye medresesinde bir dolu yazar, sanatçı imza veriyorlardı, biz de oradaydık. Asım Bezirci çağırdı yanına bizleri, oturmamızı istedi, gençlerin duyarlılığını takdir etti, okumanın güzelliğinden, dünyayı da yaşamı da nasıl güzelleştireceğinden bahsetti. Birlikte olduğum geçlerin yanında ben de gençten sayılıyordum. Feyza kendileri için hazırlanan ateşi bilmeyerek, Timur'un (Timurlenk) oturduğumuz medresenin çinilerini nasıl yaktığını anlattı. Bu şehrin güzelliklerinin, ışıltılarının gözlere, özellikle de atların gözlerine zarar verdiğini anlatan ise Mehmet’ti. Nereden bilirdik binlerce insanın at gözlüklerinden kurtulamadığını ve bu gelen güzel insanların ışıltılarına katlanamadığını.

Hep birlikte Metin Altıok’un masasına gittik sonra, ama şairin kitabı yoktu yanımızda, ben uzaklardan gelmiştim, arkadaşlarım işten çıkıp gelmişlerdi. Kapı önündeki standa koştum her birimize bir kitap almak için. Yok. Kitap kalmamıştı, özür diledik şairden ayrıldık, aslında bize “kalın” demesini bekledik bir müddet, şiir konuşmak istiyordum ben. Ama o meşguldü, başka gençler sarmıştı etrafını. Üstelik onların ellerinde, imzalanmayı bekleyen kitapları vardı.

Akşam konser vardı spor salonunda. Bir birlerine bakıyorlar, sonra da dönüp bana. “Bana bakmayın” diyorum. “Siz nerede ben orada”

“Gidiyoruz” diyerek son sözü söyleyen Ayşe oluyor. Gülüyorlar, kol kola girip yürüyoruz. Ben ortada kalıyorum bu sefer. Sonra onlar evlerine dağılırken, ben şehrin sokaklarında buluşma saatine kadar avare dolanıyorum. Bir an kendimi Sivas Kongresinin yapıldığı binanın önünde buldum, valilik önünden geçip cumhuriyet meydanına çıktım. Şehri saran sessizlik peşime takılmış beni izliyordu. Selam vermek istediğim hiç kimse benle göz göze gelmek istemiyordu. Daha erkendi ama dükkânlar erkenden kepenklerini indirmeye başlamışlardı. Yollarda telaşlı adımlar, durup kalkan minibüs ve dolmuşlar, bir an önce evine varmak isteyen insanları alıyor ve yoluna devam ediyorlardı.

Saat 19.00 gibi spor salonunun önünde kararlaştırdığımız gibi buluştuk. Salonun önünde ve çevresinde şehrin tümüne hâkim olan havanın aksine canlı güler yüzlü bir bekleyiş hâkimdi. Çocuklar koşuyor oynuyor, salonun önünde giderek büyüyen kalabalık içeri girmenin bir yolunu arıyordu. Hasret’in ince parmaklarının değdiği sazın telinden ulaşan ezgiler, bizi içeri çağırıyordu. Ama çok önceden gelenlerle dolan solonda bize yer yoktu. Mecburen geri döndük. Geç gitmiş olmamıza kızıyorduk. Orada hemen ikinci günkü programı kaçırmama kararı aldık.

2 Temmuz sabahı bir kafeteryada buluştuk, ilk program Kültür Merkezi’nde olacaktı. Biz yola düştüğümüzde, dün evlerine kapanarak sokakları, yolları boşaltanların aksine yollar kalabalıktı. “Şehir normalleşiyor, anlamsız korkusunu yendi” diye düşünüyordum ben. Ama genç arkadaşlarım bu kalabalığı pek de olağan bulmamışlardı. Adını koyamadıkları bir telaş dolanıyordu adımlarına.

Kültür Merkezine vardığımızda ilk program çoktan başlamış, salon doluydu, içeriye giremeyince saat 14.00’deki Arif Sağ konserinde olabilme planları yapmaya başladık. Daha çok istasyon caddesi etrafında dolaşıyorduk. Birden olağanüstü bir hareketlilik başladı öğlen saatlerinde.

Kültür Merkezinin önünden zincirini kırmış uğultular geliyordu, tekbir sesleri, ne dendiği tam anlaşılmayan sloganlar ve mahalle aralarında sebze meyve satan araçların megafonundan geldiğini düşündüren “Gazanız mübarek olsun” diye bağıran yırtık bir ses yükseliyordu. Küçük alevler vardı yer yer. Yangın değildi ama ne yanıyordu çok ayrıtına varamıyorduk. Sonradan öğrenecektik, yaktıkları Pir Sultan anısına dikilen heykelin parçalarıymış. “Gaza” da bu heykele yapılan saldırıydı. Ama  savaş çığırtkanlığı yapan bu sesi tanıdı gençler. Çember sakallı Belediye Başkanından başkası değildi sesin sahibi.

 İstasyon caddesinden yukarı doğru yürüdüğümüzde saat 16.30 sıralarıydı. Atatürk Caddesi doluydu. Kalabalıklar henüz meydana taşmamıştı, ne için bir araya geldiklerini anlamadığımız bu kalabalık giderek çoğalırken, valilik binası etrafına ise askerler dizilmişti. Belli ki valilik binasını korumaktı görevleri. İki gündür havada asılı duran korku giderek ete kemiğe bürünüyor ve askerler, polis, giderek çoğalan, büyüyen kalabalığı seyrediyordu. Valiliğe yürüyen kalabalık valinin istifasını istiyor, valiliği taşa tutuyordu. Neden dağıtmadığına ise hiçbirimiz anlam veremiyorduk.

 Az sonra o kalabalık Madımak Oteline yöneldi, TV kanalları canlı yayına başlamış, dünya izliyordu. Kuşatılmış Madımak Oteli her an ateşe verilebilirdi. Çoğalan kalabalık gittikçe büyüyordu. Ekranlara takılan bazı görüntülerde herkes tanıdıklarını, sokaktan bildiklerini görerek orada olmasına şaşıyordu. “Kahrolsun laiklik”  “Sivas Aziz’e mezar olacak” sloganları Sivas’a sığmıyor, ekranlardan Türkiye’ye ve oradan dünyaya yayılıyordu.

Hedef Aziz Nesin diyorlardı. İnanası gelmiyordu insanın, öyle olsaydı dün Şifahiye Medresesi’nde bir çocuk bile öldürebilirdi Aziz Nesin’i. Hem o konuşmasında bu kalabalığı öfkelendirecek bir şey söylememişti, aksine onların bir kaşık suda boğmak istediği Alevilerin kızacağı, öfkeleneceği şeyler söylemişti. O da büyümeden durdurulmuş, olay kapanmıştı.

Tahammülümüz yoktu, aklıselimi bilmiyorduk. Adalet Ağaoğlu’nun söylediği gibi çocuk kalmış bir toplumduk, hep bir sahip arıyorduk kendimize. Nurhan; “Merak ediyorum bu kontrolsüz kalabalığın kan içmeyi seven sahibi kim” diye bize soruyordu. 

 Gündüz varlıklarıyla, onurlandığımız güzellikleri ile gözlerimizi alan bu güzel insanlar az sonra duman duman yüreklerimizi köreltecek bir yangında yok olacaklar. Ankara canlı yayında katliamı izliyordu.

Ankara, İstanbul, Türkiye, Ali Baba Mahallesi neden susuyordu, neden sokağa çıkmıyordu. Hep beraber çıksak sokağa başarabilirdik, yangını söndürebilir yakmak için uğraşılan bu canları, yangınla yok edilmeye çalışılan düşüncelerini kurtarabilirdik. Hatta on bin kişinin katil olmasını, yaşamının sonuna kadar bu yükü taşımasını engelleyebilirdik.

Engelliyemiyoruz, karşısında duramıyoruz kara donlu karanlığın. Hangi köşe başında düştüm, hangi yardan yuvarlandım, gözümü hastanede açıyorum ve iki gündür birlikte olduğum gençlerde aklım. Nurhan, Ayşe, Mehmet ve Feyza evlerinde TV karşısındalar.

Sevindiğimiz sanatçılar, yazarlar, semah dönen gençler Madımak Oteli’nde, diğerleri evlerinde, işyerlerinde mahsur kalmıştı. Ali Baba Mahallesinin önü kesilmiş, şehre inilmesi engellenmişti. İlk yaralılar, ilk kayıplar hastaneye ulaştırıldı. Hastanede bir koşuşturma, bir telaş başlamıştı. Çaresizlik sarıyordu yaralarımızı. Genç bir doktor ağlayarak çıkıyordu acil servisten, gördüğü o korkunç yanık yaraları karşısında ne yapacağımı bilmiyordu.

İzinli hemşireler, doktorlar geri çağrılmış, hastaneye koşuyorlardı. Sokakta gördüklerini anlatıyorlardı. Bir hemşire gözyaşları ile sokaktaki kara cübbeli adamların ellerindeki sopalarla yerlere vurarak sokaklarda askerlerin arasında dolandığını anlatıyordu. Her yer asker, polis kaynıyordu. Neredeydi bu asker, polis. Dün neredeydi bunların hepsi.

İtfaiyenin uzattığı merdivenden alınan Aziz Nesin tartaklanmış ve sonra hastaneye getirilmişti, en üst katta bir odadaydı. Bir sır gibi saklıyorlardı kendilerinden ve herkesten. Sinirliydi. Arkadaşlarını soruyordu. Kimler kurtulmuştu, kimler yanmıştı bilmek istiyordu. Olanları anlayamıyor, buna nasıl, neden engel olunamadığını bilmek istiyordu. Ankara ile yaptığı görüşmelerin hiçbir işe yaramamış olmasına diyecek söz bulamıyordu.

Söylenen hiçbir söz onu yatıştırmaya yetmiyor, yerinde duramıyordu. Kendisini kontrol etmek isteyen doktorlara bile kızıyor, kontrol etmelerine izin vermiyordu. Tansiyonu yükselmiş kritik bir düzeydeydi. Uzanması, dinlenmesi lazımdı ama o hep ayaktaydı. Kimseye güvenmiyor, Sivas’tan hemen ayrılmak istiyordu. Telefonla konuşuyor, kızıyordu uzakta birilerine.

Kendi fikri olduğunu söylüyorlardı, kimin nereden getirdiğini bilmediğimiz, bir köylü kadın kıyafeti giydirildi Aziz Nesin’e. Kimsenin yüzüne bakmayacağı kısa bodur, başörtülü çirkin bir kadın sabaha karşı hastaneden ayrıldı. Aziz Nesin gittikten sonra hastanede şimdi kalan tek kişi vardı ve o da komadaydı. METİN ALTIOK. Bedeni bir çadırla örtülüydü ve kafası o kadar şişkin kırmızıydı ki. Evet, şiiri yakmıştık ama o direniyordu.

 Sonunda kendime bir top yangın edindim, soluğumla besledim. Ömrümün külüydü savrulan hep ardımda. Örterek bıraktığım izleri, yanmış bir günün sürüklenen kanatlarıyla, koştum, durmadan koştum. Zaman ve mekân içinde kaybolmuş düşlerimle ardımda bir yangın, yakılmış şiirler, türküler, kendi göğümü bulmaya çıktım…

28 Haziran 2007 Perşembe

Yorum (4) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

1/7/2007 - Ne çok tahrik oluyorsunuz?,2 Temmuz 1993 Sivas olayları

Kategori: Tarih

Sivas... Yıl 1993, günlerden 2 Temmuz... O gün, tıpkı Gabriel Garcia Marquez´in "Kırmızı Pazartesi" isimli romanında olduğu gibi hemen herkesin bildiği, adım adım gelişen bir cinayet işlendi

 

FEZA KüRKÇüOğLU

Sivas... Yıl 1993, günlerden 2 Temmuz... O gün, tıpkı Gabriel Garcia Marquez'in "Kırmızı Pazartesi" isimli romanında olduğu gibi hemen herkesin bildiği, adım adım gelişen bir cinayet işlendi. Fütursuzca, korkusuzca sokakları dolduran karakalabalıklar, sonunda amaçlarına ulaştılar: Cehennem Ateşi'ni yaktılar.

Katliamdan iki gün önce Sivas'ta dağıtılan "Müslüman Kamuoyuna" başlıklı bildiri, olayın nasıl tezgâhlandığını açıkça göstermekte:

"Aydınlık gazetesi denilen bir paçavrada, mel'un Rüşdi'nin figüranlığına soyunan, dünya emperyalizminin gönüllü uşağı Aziz Nesin, aynı şekilde, Kur'an'ın korunmuşluğuna dil uzatmış, Hazret-i Peygamber (S.A.V.)'in aile hayatını (hâşâ) bir genelev ortamına benzetmiş ve ümmetin anaları olan hanımlarına (hâşâ) fahişe deme cür'etinde bulunmuştur. (...) "Salman Rüşdi köpeği Müslümanlar'ın çok az olduğu kâfir bir ülkede korkudan sokağa çıkmaya bile cesaret edemezken, onun yerli uşağı Aziz Nesin köpeği, yanında kendisiyle beraber bir ekiple birlikte, şehrimiz Valisi tarafından davet edilip, şehirde adeta Müslümanlar'la alay edercesine gezebilmek-tedir. (...) Kâfirler şunu iyi bilmeli ki:

İslâmın Peygamberi'ni ve kitab'ın izzetini korumak için, bu uğurda verilecek canlarımız vardır. Gün, Müslümanlığımızın gereğini yerine getirme günüdür."

"CEHENNEM ATEŞİ BU..."

2 Temmuz'da Aziz Nesin'in de aralarında bulunduğu çok sayıda yazar ve sanatçı, Pir Sultan Abdal Şenlikleri için Sivas'ta toplanırlar. Yukarıdaki ve buna benzer diğer bildirilerle "Cihaf'a çağrılan karakalabalıklar, "Müslümanlıklarının gereğini yerine getirmek için" Cuma namazının ardından sokakları doldururlar. Saat 13.30'da küçük bir grubun yürüyüşüyle başlayan olaylar, Hükümet Konağı'nın taşlanması, Kitap Fuarı'nın yerle bir edilmesi ve Atatürk heykeli ile Pir Sultan Abdal heykelinin tahrip edilmesiyle büyür. Katiller, şenliğe katılan konukların kaldığı Madımak Oteli'nin önüne geldiklerinde sayıları on bini geçmektedir. Saat 19.30 sıralarında otel, "Cehennem ateşi bu..." sloganları arasında ateşe verilir. Otelde bulunanların bir kısmı arka kapıdan kaçmayı başardıysa da içerideki 33 aydın ve otel görevlisi 2 kişi yaşamını yitirdi. Otelin dışındaki kalabalıktan da 2 kişi açılan ateş sonucu öldü...

Saatler öncesinden başlayan olayları önlemek adına yapılanlar yetersiz kalmış, katliam sonrası sorumlu hemen herkes birbirini suçlamıştı. Aziz Nesin'i bahane ederek bu topraklarda işlenmiş en büyük toplu kıyımı, katliamı gerçekleştirenleri seyredenlerin demeçleri ise tarihe ibret belgesi olarak geçecekti.

"TÜRKİYE HİÇ İRAN, CEZAYİR OLUR MU?"

Hatırlayalım... Süleyman Demirel Cumhurbaşkanı, Doğru Yol Partisi (DYP) Başkanı Tansu Çiller Başbakan, Sosyaldemokrat Halkçı Parti (SHP) Başkanı Erdal İnönü Başbakan Yardımcısı...

İşte, katliamın ardından söylenenler... Başbakan Tansu Çiller, 3 Temmuz günü şöyle demekteydi: "Çok şükür, otel dışındaki halkımız bu yangından zarar görmemiştir!.. Halktan kimsenin burnu kanamamıştır ve ölenler de çıkan yangından boğularak ölmüşlerdir. Olayı bu kadar büyütmek yanlış, bir futbol maçında da bu kadar insan ölebilirdi."

Başbakan Yardımcısı Erdal İnönü ise 4 Temmuz'da verdiği şu demeçle sorumluları açıklamıştı: "Olaylara geç müdahale edilmesinde Cumhurbaşkanı Demirel, Başbakan Çiller ve Genelkurmay Başkanı Doğan Güreş'in de benim kadar sorumluluğu var..."

Katliamı "Aziz Nesin"in "tahriklerine" bağlayarak açıklayanlar; yani hükümet ve utanmazca yalan yayın yapan basın, katliamı "anlaşılır" kılmak için elinden gelen bütün çabayı gösterirler. Ancak ne yaparlarsa yapsınlar hâlâ "mızrak çuvala sığmamaktadır". Bu bir katliamdır. Öncelikle bu katliamı yapanları lanetlemeyip, "ama"h, "fakaflı açıklamalar, yorumlar getirenlerin maskesi tarih karşısında düşmüştür. Çünkü, katilleri savunmanın aması, fakatı olamaz!...

Katliamı gerçekleştirenlerden bir grup yakalanır, yargılanır ve çeşitli cezalara çarptırılır. Ya katliamı seyredenler, yıllardır bu ve bunun gibi katliamlara ortam hazırlayanlar... Onlar hâlâ aramızdalar.

Aziz Nesin, 2 Temmuz 1994'de, Express dergisindeki söyleşisinde şöyle diyordu:

"Aydınlarımız ah-vah edebiyatı yaparak sokaklarda 'Türkiye İran olmayacak' sloganları attılar. Türkiye hiç İran, Cezayir olur mu? Türkiye, Türkiye olur, gerici bir Türkiye olur. İşin kaynağına inmek lâzım. Aydınlarımız katliama katılanların cezalandırılmasını istiyor sadece. Onlar cezalandırılırsa Türkiye kurtulacak mı? Asıl tepki gösterilecek olan yıllardan beri izlenen politikalar ve politikacılardır. Bizler düşünen bir toplum değiliz, o nedenle eğer bir çıkış yolu aranacaksa düşünmeyi öğrenmeli ve duyarlı olmalıyız. Ancak ne yazık ki şu ana kadar iyiye ve güzele yönelik hiçbir gelişme yok. Tüm bunlar ülkemizde daha onlarca Sivas, onlarca Ma-raş olayı yaşanacağının göstergesidir."

16 Şubat 1969'da Taksim Meydanı'nda... 7 Temmuz 1969'da Kayseri'de...

24 Temmuz 1969'da Konya'da...

1 Mayıs 1977'de yine Taksim Meydanı'nda... 16 Mart 1978'de Beyazıt Meydanı'nda...

3 Eylül 1978'de Sivas'ta...

25 aralık 1979'da Kahramanmaraş'ta...

4 Temmuz 1980'de Çorum'da...

2 Temmuz 1993'te Sivas'ta...

12 Mart 1995'te Gazi Mahallesi'nde...

Liste uzayıp gidiyor. Bütün bu "olay"ların gerçek failleri, yönlendiricileri hâlâ meçhul!..

Bütün bu "olay"ların hemen hepsi için "sorumluların" yaptıkları açıklamalarda ortak bir neden göze çarpmakta: Tahrik... Şimdi, bu katliamları gerçekleştirenlere soruyoruz: Ne çok tahrik oluyorsunuz?..

Böyle buyurdu necip köşe yazarları

Aziz Nesin'in bir süreden beri yaptığı konuşmaların büyük çoğunluğumuzca hoş karşılanmadığı muhakkak.

Altan Öymen / Milliyet, 4 Temmuz 1993.

Önce, Aziz Nesin'e "artık dur" demek gerekiyor. Yalçın Doğan / Milliyet, 4 Temmuz 1993.

Olayların tetiği Aziz Nesin'in provokasyonu ile çekiliyor ve başka provokatörlerin de olayların içine girmesi ve devletin acziyle beslenerek, Madımak Oteli'nin kundaklanmasına ve 35 kişinin yanarak ve boğularak can vermesine işler varıyor...

Cengiz Çandar / Sabah, 4 Temmuz 1993.

Komik hikâyelere imza atan yazar Aziz Nesin, bu defa izleri uzun yıllar kalacak bir trajedinin kahramanı oldu. Sivas'ta ilk elde 35 kişinin ölümü, çok sayıda kişinin de yaralanmasıyla sonuçlanan arbede, onun merkezinde bulunduğu yoğun tahriklerle meydana geldi.

Fehmi Koru / Zaman, 4 Temmuz 1993.

Sivas'ta Aziz Nesin'i (o istediği kadar inkar etsin) Allah korumuş... Büyükgeçmiş olsun. Başına bir kaza gelseydi, yer yerinden oynardı. Biliyoruz. Ama şimdi, ölen 35 vatandaşımız için kimsenin tırnağı bile oynamayacak. Onu da biliyoruz...

Rauf Tamer / Hürriyet, 4 Temmuz 1993.

'Düşünce hürriyeti' etiketi altında gereksiz tahrikler yapan, en gelişmiş demokrasilerde bile provokasyon olarak kabul edilebilecek davranışlarda bulunan kimseler, Sivas'ta ortaya çıkan bu sonucu dikkatli bir şekilde değerlendirmek zorundadır. "Şeriat ayaklandı" deyip işin içinden çıkmak isteyenler, olaylar sırasında çekilen jötoğrajları dikkatle incelenmelidirler. O jbtoğraflarda neden yeşil bayrak değil de Türk bayrağı taşındığının ciddi bir tahlilini yapmalıdırlar.

Ertuğrul Özkök / Hürriyet, 4 Temmuz 1993.

Halkta bir hazırlanmışlık olmasa, Aziz Nesin'in Pir Sultan Abdal şenliklerinde söylediği birkaç münasebetsiz cümle bu kadar tepkiye yol açmazdı. Nihayet, "Beyin damarlarının kireçlendiği" izlenimi veren, öte yandan da bir "hırs-ı piri" ile yanıp tutuşan birinin hezeyanları olarak değerlendirilir biterdi.

Oktay Ekşi / Hürriyet, 4 Temmuz 1993.

Express Hajtalık gazete, 2 Temmuz 1994, Sayı: 23.

Yorum (3) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

<<Önceki Sayfa |1/2|


Ana Sayfa'ya Git
Profilim
Arşiv-Aradığınız Burada Olabilir

IP Numaranız

ip-numaram.com IP adresi

Unutmadık Unutmayacağız

Allah'ın huzuruna çıktığınızda nasıl hesap vereceksiniz masum savunmasız insanları yaktık derken! Nasıl destekledik diyeceksiniz! Benim emanetim olan canlara nasıl kıydınız sorusuna ne cevap vereceksiniz! Cehennem ateşini en iyi sizler bilirsiniz ama biz sizlerden daha iyi biliyoruz! >>

Kategoriler




Son Eklenen 25 İçerik


Alevilik - Hz. Ali'yi Sevmek Hz. Muhammed'i Sevmektir!
Alevi Sünni Kürt Ayrımı Yapanlara Kuran-ı Kerim'den Cevap!
Özlü ve Güzel Sözler - Hz. ALi'den Seçme Sözler
29 Ekim Cumhuriyet BAYRAMI'mız Kutlu Olsun - Nice 86 Yıllara
Alevi Televizyon Kanalları
Yıldız Tilbe Alevi Mi? "Can Dündar"
Alevi Ünlüler - Zerrin Özer Alevi Mi? Zerrin özer Alevi'dir!
2 Temmuz Sivas Olayları 42 Dakika Can Dündar O Gün Belgeseli İzl
Muhlis Akarsu Biyografisi - Aydın Sanatçımız Muhlis Akarsu
Hasret Gültekin Biyografisi - Hasret Gültekin Aydın Sanatçımız
Muhlis Akarsu - Ne Sevdiğin Belli Video Klip izle Dinle
Seversen Aliyi Değme Yarama - Cangül Çeke Çeke
Aleviler-Alevilik de Peygamber inanışı Alevilerin Peygamberi (S.
Alevilik ve Cennet Cehennem inanışı Aleviler Cennete ve Cehennem
İmam Hüseyin.. Yası.. Yas..
Erdal Erzincan Al Mendil Video Grup Güneş Al Mendil Türkü Dinle
Faruk Demir-Sarı Saçlım Mavi Gözlüm Mustafa Kemal Atatürk Video
3 Kelime İle Hz. Şah-i Merdan -Zülfikar
Peygamber Diliyle - Hz. Ali Kimdir ?
Hz. Peygamberin Hz. Ali'ye Öğütleri
Özlem Özdil-Dinle Sözüm Türküsü Dinle-Video Klip izle
Hz. Ali'den Seçme Sözler-Özlü Ve Güzel Sözler !
Gaziantep Semah Ekibi-Alevicanlar Semah Videoları izle Seyret
Madımak Müze Olcak ! Alevi Canlar
Aşık Gülabi-Medet Ya Allah Ya Muhammed Ya Ali Video KLip izle Di



SU TV


Din